KAFES FİLMİ ÜZERİNE

KAFES FİLMİ ÜZERİNEKendimi biliyorum...

En son "Ülkücüler" Belgesel Filimi'ne gittiğimde başımdan geçeni hatırladım...

Bir erkek için göz yaşını saklamak zordur...

Bu yüzdendir ki, bu sefer salonun boş tarafından bir bilet alayım dedim...

Gel gör ki 16:15 seansının neredeyse %80'i doluydu...

Hem ahd-e vefa adına sevindim, hem de ileride oluşacak pek sevmediğim o hâlimi "saklayacak" bir yer bulamadığım için az da olsa üzüldüm...

Derken film başladı...

Görünene bakarsak filim bilindik bir konu üzerineydi..."Aşk"

Fakat bir farklılık var...

Sadece maddi aşk yoktu bu filimde, görünürdeki maddi aşkın arka planında başka büyük bir aşk büyük bir sevgi daha vardı...

O Vatan sevgisiydi...

Bu filime giderken biliyordum bu filimin "belgesel" filim olmadığını...

Bu yüzdendir ki, asıl kurguyu bozmadan araya serpiştirilen tâli kurgular ve diyaloglar çok da rahatsız etmedi beni...

Fakat özellikle bazı sahnelerdeki vurgulamalar ve bazı sahnelerdeki "sessizlik" tek kelimeyle hüzün denizine soktu seyredenleri ve tabii ki beni...

Salona şöyle bir baktım, çoğunluğu o günleri yaşamayanlardan oluşuyordu ki bunlardan biri de bendim...

Ben yaşamadım o günleri...
Yaşasaydım belki bugün ben de olmayacaktım...
Belki bugün anlatılan benim veya bir arkadaşımın hikayesi olacaktı...

Fakat bir gerçek vardı...
Bu filimdeki asıl kurgunun anlatmak istediklerini ta derinden hissedenler toplanmıştı salona...

Filimi seyrettikçe yumruklarımı sıktım...
Seyrettikçe kâh sinirlendim kâh hüzünlendim...
Çok azdı dudağımda tebessümün belirmesi...

Ve böyle bitti filimin birinci perdesi...

Filimin ikinci yarısında anladım neden isminin "Kafes" olduğunu...

Ve artık o tebessümler de kalmamıştı dudağımda...

Filimde "İhsan Başkan" adıyla geçen (ki gerçekte kim olduğunu seyreden herkes anlayacaktır) reisin mahpus edilip, ellerine jopla her vurulduğunda ağzından çıkan "Allah!.." nidası, benim de dudaklarımdan sessizce döküldü...

Her sessizce Allah! dediğimde yumruğumu sıktım, her sessizce Allah! dediğimde sanki benim de sineme vuruyorlarmış gibi hissettim, her sessizce Allah! dediğimde sanki ben de kafesteydim...

Kendimi sorguladım...

Bir gün önce şehit olmuş bir polis veya askerin cenazesinde şehit tabutunu sırtlayanlardan biri olan Türk Milliyetçileri'ne, nasıl olmuştu da bir gün sonra devlet düşmanı gibi muamele ediliyordu?

Bu kin, bu nefret bu öfke niye idi?...ve aslında kime idi?

Bu sorgulamalar ve sinir harbi esnasında filimin sonu gelmiş ve baştan beridir saklanmak isteyişimin ne kadar haklı olduğunu gösterecek "Mustafa'nın idamı" sahnesi gelip çatmıştı...

Eğildim koltukta...

İki büklüm oldum...

Ellerimle bir taraftan saçımla, bir taraftan gözlüğümle oynuyormuş gibi yapıyordum, bir taraftan da çaktırmadan gözümdeki yaşları siliyordum, fakat böyle silmekle olacak gibi değildi...

Mübarekler! Sahnenin başındaki diyaloglara hiç fon müziği koymamışlar ki...
 
Salondaki ağlayanların burun çekme seslerini herkes duyuyor...
Bu sesler ki duyanı daha da hüzüne itiyor...
 

Mustafa'nın idam sahnesi son vuruştu...
Herkes aynı hâldeydi...
Herkesin bildiği bu sefer beyaz perdede tekrar yaşanmıştı...

Dayanamadım...
Kadir'in Mehmet Sipahi'ye, Niyazi Mısri'nın Divanı'nı verirken filimin bittiğini anlayıp kırmızı gözlerimi kimse görmesin diye erken çıktım salondan...

Ve böyle bitti Kafes Filmi...

Beyazperde'de 12 Eylül 1980 öncesini ve sonrasını bunca yıldır "sol" ve haksız gözlerden görmek bizi yani Türk Milliyetçileri'ni ziyadesi ile üzüyordu...

Bu filimin senaryosu ve filime uyarlanan roman her ne kadar "sağ" gözden yazılmış gibi gözüküyorsa da bu filim "her iki taraf için" herkesin bildiği ve fakat seslendiremediği çoğu gerçeği de ortaya koyuyordu ki, Kafes Filimi'ni seyreden her türlü görüşe sahip kimse bu dediğimi net bir şekilde görecektir...

80 öncesi bir operasyon yapılmış ve ne yazık ki, 12 Eylül 1980'de bir darbe ile operasyonun ilk iki aşaması başarı(!) ile bitirilmişti...

Olan vatanını hiçbir karşılık beklemeden ölesiye seven güllere olmuştu...
Çoğu gül solmuştu...

Ve bu filim bu güllerin hayatını anlattı bize...

Eksikleri var mıydı?
Elbette ki vardı...

Türk Milliyetçileri 40 senedir kendini anlatan sadece ve sadece iki film yapmışken (ki bir tanesi belgesel film) eksiğin olmaması düşünülemez...

Şimdi birileri çıkar, yok şu eksikti, yok bu eksikti der...
Derler vallahi... Ne de olsa böyle bir huyumuz var ya!.. Beğenmemek... Hem yapmamak hem beğenmemek...

Yapın o zaman kardeşim!
Daha iyisini yapabiliyorsanız buyurun er meydanına!

Ha birileri diyebilir ki, " peki sinemasever gözüyle bakarsan bu film hakkında ne dersin?.."

Bunu sorana önce sorarım, arkadaş Türk Milliyetçisi misin? diye...

Değilse... Dilim elverdiği ölçüde anlatırım eksiklerini ve gördüklerimi...

Fakaaat...
Bunu soran Türk Milliyetçisi'yim diyorsa, "bu filime sinemasever gözüyle bakan gözün çıksın emi" derim!

Derim tabii...

40 sene boyunca topu topu iki film yapılmış, bunların hiçbirinde emeğin yok desteğin yok, sonra kalkıyorsun yok sinemaskop yok bilmem ne deyip eleştiriyorsun...

Vallahi çıkar gözün, söyleyeyim...

Sonuç olarak...
Kafes Filimi'nde, başta filimin senaryosunu oluşturan romanın yazarı Sayın Lütfü Şahsuvaroğlu Beğ ve bu filmi beyaz perdeye aktarmak suretiyle "büyük risk" alan yapımcı Yasemin Nak Hanımefendi olmak üzere emeği geçen herkese ama herkese çok teşekkür ediyorum...

Biliniz ki, çok dua aldınız...
Ve inanın ki, çok dua alacaksınız...

Ahd-e vefa müessesesini kapatmayan her Türk Milliyetçisi'nin, "sadece" bir kere değil, bir kaç defa seyrederek ahd'ine vefalı olacağına ve daha iyi ve daha geniş bütçeli bu tür filmlerin yapılmasına örnek olmak için Kafes Filmi'ne destek olacaklarına inancım tamdır...

Selam ve saygılarımla...
Murat ÇALIK







03.10.2015
0



Murat Çalık Karalama Defteri
Закрыть